Nerede kalmıştık?

helloBirkaç günlüğüne de olsa hayatın rutininden uzaklaşıp mola vermek ne iyi geliyor insana… Her Çalışmayan Anne (ve de Çalışan Anne) bunu yapabilse ne iyi olur.

Oh be! Deniz, güneş, kitap, uyku… Kendime geldim.

Şimdi kaldığım yerden devam edebilirim.

“Deniz’ciğim! Lütfen Paphia’nın kuyruğunu çekme…”

Kızgın kumlarla serin sular arasında düşünceler…

Güneşin batışını böyle seyrederken düşüncelere dalmaz da ne yapar bir insan?

Güneşin batışını böyle seyrederken düşüncelere dalmaz da ne yapar bir insan?

Deniz’i babasına (dolaylı olarak da babaanne ve dedesine) satıp tatile çıkışımın iki ya da üçüncü günündeyim. İki ya da üç diyorum, çünkü yolda geçen ilk günümü nereye koyacağımı bilemiyorum.

Kız kardeşimin peşine takılıp teyzemin Bodrum’daki evine biraz kafa dinlemeye, biraz da dağıtmaya geldiğim şu günler işe yarıyor olsa gerek ki yüzüp, güneşlenip, kitabımı okuyup, gazetemi bitirmekten “arta kalan” zamanlarımda düşünüyorum. Ne güzel şeymiş ondan bundan zaman arttırıp da düşünmek…

Devamı için tıklayın.

Yıllık izin

TatilAmerika’dayken sivil toplum örgütlerinde çalışmanın başkalarına iyilik yapmanın verdiği tatmin hissinin yanı sıra bir yan avantajı da yıllık izin konusunda rahat olmalarıydı. Hele son çalıştığım vakıfta, Noel-yılbaşı arasındaki tatil haftasıyla birlikte, yılda toplam dört haftalık iznim oluyordu, ki Amerika koşullarında bile görülmemiş bir şeydi…

Senede dört haftalık izin Türkiye koşullarında biraz aşırı kaçsa bile, her işveren yılda iki hafta çalışanlarına ister aileleriyle vakit geçirmeleri, ister gezip tozmaları, kısacası yılın geri kalan 50 haftasında yapamadıkları ve yapmak istedikleri ne varsa yapabilmeleri için izin veriyor.

Benim gibi zamanlarının tümünü çocuklarına bakarak geçiren “Çalışmayan Anneler”in yıllık izinleri konusunda İş Kanunu’nda ciddi bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Nitekim 4857 sayılı İş Kanunu’nun Yıllık Ücretli İzin Hakkı ve İzin Süreleri’ni düzenleyen 53. maddesinde Çalışmayan Anne’lere yönelik tek kelime edilmiyor.

Neyse ki şanslıyım… Kız kardeşim tatile giderken “Çok yoruldun, sen de git” diyen bir eşim, yokluğumda babaannesinde vakit geçirmeye can atan bir oğlum (aynı zamanda işverenim) ve oğluma bakmaktan zevk alan birer kayınvalidem ve kayınpederim var.

Her ne kadar Deniz son dakika golü atmaya çalışarak ben gitmeden bir gün önce ateşlenmiş ve “Bu gitmemem için bir işaret mi?” düşüncesine kapılmama sebep olmuş olsa da, yukarıda saydığım sebepleri (ve anne arkadaşlarımdan aldığım “Gitmelisin!” türünden destek mesajlarını) bir başka işaret sayarak yola koyuluyorum.

Bugünden itibaren yıllık (daha doğrusu iki buçuk yıllık) iznimi, 3 gün bile olsa, kullanarak kendimi Bodrum’un serin sularına ve eğlence hayatına bırakıyorum.

İş Kanunu’nu hazırlayanlar çatlasın.

“Anne ben para kazanıcaaaam, sana süt alıcaaaam.”

BuyumusDeniz3Geçen gün gazetede gördüğüm bir fotoğraf üzerine büyümeye meraklı çocuklardan bahsetmiş, özellikle kız çocuklarının küçük kadın gibi giydirilmesini doğru bulmadığımı düşündüğümü paylaşmıştım.

Bu fikrim değişmedi.

Ama benim elimde de büyümeye meraklı bir oğlan olduğunu dün fark ettim.

Deniz, babasıyla daha az vakit geçirdiği için, babanın evde olduğu zamanlar çok kıymetli oluyor. Baba evden çıkıp işe gittiği zamanlar ise (o sırada televizyon seyretmiyorsa) genellikle mızıldanıyor, “Baba işe gitmek istemiyoooooor!” şeklinde, aslında kendisinin babasının işe gitmesini istemediğini anlatmaya çalışıyor. Zaman zaman yerde tepinmelere dönüşen bu ağlamaları durdurabilmek için geçenlerde babasının neden işe gittiğini ona anlatmaya karar verdim.

Yine böyle bir ağlama olayının ardından gözündeki yaşları sildim, karşıma oturttum ve anlatmaya başladım: “Deniz’ciğim, baba neden işe gidiyor, biliyor musun? Çünkü para kazanması lazım. Para kazansın ki yiyecek alabilelim, giyecek alabilelim, sana kitap-oyuncak alabilelim. Tamam mı aşkım?”

Her ne kadar tam ikna edemediysem de aklına bir şeyler yer etmiş olmalı ki akşamüstü babasıyla telefonda konuşurken “Baba sen para mı kazanıyorsun?” diye sordu. Adamcağız, aramızda geçen konuşmadan habersiz, şok geçirdi tabi…

O zamandan beri ne zaman babanın işe gitmesi konusu açılacak olsa hep bu baba para kazanacak, onu bunu alacak muhabbeti geçiyor.

Dün tam dışarı çıkmak üzere Deniz’in ayakkabılarını giydirdiğim sırada durdu, ve damdan düşer gibi “Anne… I’m going to go to work just like Baba. And make money. And buy food for you… And milk…” (*) dedi. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutarken bir yandan da içimi acaip bir sıcaklık kapladı. Ne denir ki buna?..

Büyümeye bu kadar meraklı olma be oğlum…

(*) Anne… Ben de aynen baba gibi işe gideceğim ve para kazanacağım ve sana yemek alacağım. Bir de süt…

Dağınık Çanta Sendromu

"A-aa, şuna bak! Yapmam gereken işlerin listesi! Haftalardır bulamıyordum!"

"A-aa, şuna bak! Yapmam gereken işlerin listesi! Haftalardır bulamıyordum!"

Dağınık Masa Sendromu (Irritable Desk Syndrome) denilen bir rahatsızlık varmış. Her ne kadar tıbbi bir sendrom olarak literatüre geçmemişse de masa başında çalışan insanların önemli bir oranı bu dertten muzdaripmiş. Neymiş bu dert? Bir türlü düzenlenemeyen bir masa, üstündeki kağıt, dosya, kahve bardağı gibi yığıntılardan yüzeyi görünmeyen bir çalışma alanı, ve böylesine düzensiz ve dağınık bir ortamda verimliliği gittikçe azalan çalışanlar…

Profesyonel hayatımda Dağınık Masa Sendromu’nu yaşamadım. Masam hep derli topluydu. Bütün dosyalarım yerli yerinde, kalemlerim, ataşlarım hep kendine ait gözlerdeydi. Gündüz çalışırken masamı dağıtsam bile akşam çıkmadan inci gibi toplar, sabah derli toplu bir masaya geri gelirdim.

Son iki buçuk senedir ise sıkıntı yaşamaya başladım. Çocukla sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmanın yaratığı kaos bana fazla gelmiş olmalı ki görevim (Full-time annelik) icabı sabit bir çalışma alanım olmadığı ve sürekli yanımda olan tek şey (oğlum dışında) çantam olduğu için ben de çantamı dağıtmaya başladım.

Ve ortaya Dağınık Çanta Sendromu çıktı.

Devamı için tıklayın.

Meyve Sebzeleri Nasıl Yıkamalı?

stk310109rkn“Türkiye’deki organik yiyecekler gerçekten ne kadar organik?” endişemi daha önce dile getirmiş, bu konuda ikna olabilmem için daha fazla araştırma yapmam gerektiğine kanaat getirmiştim.

Daha önce tesadüfen keşfettiğim Gıda Güvenliği Derneği’ne bu konuda gönderdiğim e-mail ne yazık ki cevapsız kaldı. (Cevapsız kalan bu e-mailler aslında başka bir yazı konusu oluşturacak kadar sinir bozucu!) Ben yine de kendi çabalarımla araştırmacı blogculuk yapmaya devam edeceğim.

Devamı için tıklayın.

Ve söz Deniz’in Babası’nın…

23 Nisan’da çocuklar makam koltuklarına nasıl oturtuluyorlarsa, aynı mantıkla ben de bu Babalar Günü’nde blogumu Deniz’in Babası’na devretmenin uygun olacağını düşündüm. Ve sözü ona bıraktım:

BlogcuBaba2Yatmadan hemen önce bilgisayarımın başında haberlere göz gezdirirken aşağı kattaki sevgili Blogcu Anne eşim MSN Messenger ekranından yarınki Babalar Günü şerefine blog’una bir yazı yazmamı teklif etti… (Bakar mısınız, aynı evin içinde benimle MSN’den iletişim kuran Blogcu Anne bir eşim var.)

Yazımı beğenmese bile artık yazmış olduğum için yayınlamak zorunda olacağının bilincindedir diye düşünerek (ve sevinerek) hay hay dedim ve kabul ettim.

Öncelikle şunu söylemek isterim: Biz öyle anneler günü, babalar günü, sevgililer günü tarzı ısmarlama gün kutlamalarına inanan, bu günlerde gidip hediye alan bir aile değiliz. Ama yine de sağda solda Babalar Günü yazıları çıkmaya başlayınca insan “Ben artık sadece oğul değilim, ben de babayım” diye düşünüyor ve önceki hayatı aklına geliyor.

Çok klişe olacak ama babalık adamın hayatını, hayata bakışını gerçekten değiştiriyor. Baba olmayana babalığı tarif edemezsiniz: Ona annesinin karnındayken söylediğim şarkıyı doğduğu ilk gün söylediğimde ağlamayı bırakıp dikkatle dinlemesi, ilk kucağıma aldığım, ilk göz göze geldiğimiz an, ilk kez ‘baba’ deyişi, “ben olmasaydım dünyada böyle biri olmazdı” hissi, her bakışımda biraz kendimi, biraz eşimi, biraz da ikimizden bağımsız birini görmem, her zaman sığınacağı liman olmak, sonsuz güven duyuşu, havaya atıp tutarken “o kadar yukarı at ki başımı aya çarpayım!” deyişi, her hareketimi takip ve taklit edişi… Bir de her geçen gün biraz daha büyüyüp değişmesi, bağımsızlaşması karşısında duyduğum sevinç ve hüzünle karışık o his.

Çocuğuna bisiklete binmeyi öğreten babanın bisikleti arkadan tutarak koşması karesi, baba-çocuk ilişkisini en güzel resmeden fotoğraf bence… Babaya sonsuz güven duyan çocuk; çocuk kendinden bağımsız ilerleyebilsin diye arkada kan-ter içinde koşturan ve çocuk kendi kendine gitmeye başladığında arkasından sevinç ve hüzünle bakan baba…

Simdi aşağı inip bizim hobbit(*) terlemiş mi, üstünü açmış mı diye bakmaya gitmişken yanağına kocaman bir öpücük kondurayım.

Tüm babaların ‘babalığı kutlu olsun’.

Blogcu Anne’ye not: İnanmıyoruz, hediye almıyoruz tamam da, o gün şımartılmayı beklemeye devam ediyoruz hala, o tarafta bir değişiklik yok.

Deniz’ime not:
Deniz olunmalı, oğlum!
Bulutuyla,
Gemisiyle,
Balığıyla,
Yosunuyla…

Deniz’in Babası


(*) Hobbit’in ne olduğunu bilmiyorsanız Yüzüklerin Efendisi’ni okumamış veya seyretmemişsiniz demektir. Çok şey kaçırdığınızı biliniz.

Öncelikle sunu söylemek isterim: Biz öyle anneler günü, babalar günü, sevgililer günü tarzı ısmarlama gün kutlamalarına inanan, bu günlerde gidip hediye alan bir aile değiliz.

Ama yine de sağda solda Babalar Günü yazıları çıkmaya başlayınca insan “Ben artık sadece oğul değilim, ben de babayım” diye düşünüyor ve önceki hayatı aklına geliyor.

Çok klişe olacak ama babalık adamın hayatını, hayata bakışını gerçekten değiştiriyor. Baba olmayana babalığı tarif edemezsiniz: Ona annesinin karnındayken söylediğim şarkıyı doğduğu ilk gün söylediğimde ağlamayı bırakıp dikkatle dinlemesi, ilk kucağıma aldığım, ilk göz göze geldiğimiz an, ilk kez ‘baba’ deyişi, “ben olmasaydım dünyada böyle biri olmazdı” hissi, her bakışımda biraz kendimi, biraz eşimi, biraz da ikimizden bağımsız birini görmem, her zaman sığınacağı liman olmak, sonsuz güven duyuşu, havaya atıp tutarken “o kadar yukarı at ki başımı aya çarpayım!” deyişi, her hareketimi takip ve taklit edişi… Bir de her geçen gün biraz daha büyüyüp değişmesi, bağımsızlaşması karşısında duyduğum sevinç ve hüzünle karışık o his.

Çocuğuna bisiklete binmeyi öğreten babanın bisikleti arkadan tutarak koşması karesi, baba-çocuk ilişkisini en güzel resmeden fotoğraf bence… Babaya sonsuz güven duyan çocuk; çocuk kendinden bağımsız ilerleyebilsin diye arkada kan-ter içinde koşturan ve çocuk kendi kendine gitmeye başladığında arkasından sevinç ve hüzünle bakan baba…

Simdi aşağı inip bizim hobit(*) terlemiş mi, üstünü açmış mı diye bakmaya gitmişken yanağına kocaman bir öpücük kondurayım.

Tüm babaların ‘babalığı kutlu olsun’.

Blogcu Anne’ye not: İnanmıyoruz, hediye almıyoruz tamam da, o gün şımartılmayı beklemeye devam ediyoruz hala, o tarafta bir değişiklik yok.

Deniz’ime not:

Deniz olunmalı, oğlum!

Bulutuyla,

Gemisiyle,

Balığıyla,

Yosunuyla…

(*) Hobit’in ne olduğunu bilmiyorsanız Yüzüklerin Efendisi’nı okumamış veya seyretmemişsiniz demektir. Çok şey kaçırdığınızı bilin.

%d blogcu bunu beğendi: