Erken yaşta yabancı dil öğrenmek iyidir, iyi…

Zonguldak’tan bir anne mail göndermiş; iki buçuk yaşındaki kızına sekiz aylık olduğundan beri İngilizce öğretmeye çalıştığını söylemiş. Kendisi çok iyi İngilizce bilmemekle beraber kızının öğrenmesini çok istediğini, bu sebeple de ona günde bir saat İngilizce TV programları seyrettirdiğini belirtmiş. Sonuç olarak minik kızı şu an sayıların, birçok hayvanın, şeklin, meyvenin İngilizcesini biliyormuş. Bravo!

Bugün ev işlerine yardımcı olmak üzere yanımda çalışmaya yeni başlayan Evin Hanım’a Deniz’le diyaloğumuza ilk kez şahit olan herkese yaptığım açıklamayı yaptım: “Biz evde İngilizce konuşuyoruz, Deniz sana bir şeyler söyler de anlamazsan Türkçe söylemesini rica et.” Bu aslında “Yabancı dil öğretmek için İngilizce konuşuyorum, senin hakkında konuşmak için değil”in kibarcası. Evin Hanım da “Ne iyi yapıyorsunuz. Biz de çocuklar öğrensin diye çok çabalıyoruz. Okulda öğreniyorlar, ama belli bir yaştan sonra zor oluyor” dedi.

“Küçük yaşta İngilizce öğrenen çocuklar sosyetik, görgüsüz oluyorlar” gibisinden mesajlar veren “Annecan”ların tersine, farklı kesimlerden birçok insanın erken yaşta yabancı dil öğrenmenin öneminin farkında olması yüreklendirici…


Bu da ilginizi çekebilir: İki Dilli Çocuk Yetiştirmece

Reklamlar

Blogcu Anne’yle Mr. Big arasında geçenlerin iç yüzü…

Nı nı nı nıııııın!

Mr. Big'in hayran hayran baktığı gizemli kadın Blogcu Anne midir ki?

Chris Noth'un hayran bakışlarını yönelttiği esrarengiz kadın Blogcu Anne midir ki?..

Geçenlerde ebelenip “Kendim hakkımda 7 şey” yazdığımda Sex and the City’nin Mr. Big’iyle olan karşılaşmamızdan söz etmiştim. Hülya da “uzun uzun anlatsana” demişti. Hazır caka yapma fırsatı bulmuşum, kaçırır mıyım? Buyurun:

Efenim, sevgili Chris (kendisine o şekilde hitap ediyorduk, hay aksi!) ile karşılaşmamız 2005 yılının Kasım ayına denk gelir. O zamanlar çalıştığım, merkezi Washington DC’de olan uluslararası bir yardım vakfının New York’ta yapılacak olan bir galası için “ünlü konuk” arayışındaydık. Benim müdürüm Anita işini çok seven ve kendisinden çok şey öğrendiğim bir insan olmanın yanı sıra  “fundraising”  (sivil toplum örgütleri için kaynak yaratma) alanındaki tecrübesinden dolayı Hollywood ünlüleriyle alakası olan, ya da alakası olanları tanıyan birisiydi. Nitekim uzun arayışlar sonunda gala gecesine katılmak üzere Chris Noth uygun görüldü.

Bendeniz o zamanlar Sex and the City’nin takipçisi olmamakla birlikte Mr. Big’in namını duymuştum. Ayrıca kendisini Law and Order dizilerindeki (evet, böyle klişe dizileri de takip ederdim hani) dedektif rolüyle de tanıyordum. “Tanışıklığımız” bundan ileri gitmiyordu.

Gala gecesi yaklaşırken ofisteki -özellikle de Sex and the City’nin takipçisi dişiler- “Ay, inanmıyorooouuum! Mr. Big’le tanışacaksın!” gibi bayılma pozlarına girerlerken ben soğuk sulardan serindim. Nitekim ne vardı canım, tamam BIG MIG falan ama Brad Pitt de değildi hani!

Devamı için tıklayın.

Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali

IICFF2Deniz bebekken sinemalarda haftalık uygulanan anne-bebek matinelerine merak sarmıştım. O zaman Anadolu yakasında oturduğumuz için Caddebostan Kültür Merkezi’nin yanlış hatırlamıyorsam Salı günleri öğleden sonraki matinelerinden birini nihayet tutturabilmiştim. Anne-bebek matinesinin olayı annelere normal vizyonda olan filmleri görme imkânı sağlamak. Koltuğa kuruluyorsunuz, isteyen bebeğini emziriyor, isteyen emekleyen veledinin arkasından koşturuyor, şanslı olanlar bebekleri uyurken kendilerini filme kaptırabiliyorlar, falan filan. Filmin sesi normalden biraz daha kısık, ışıklar tamamen kapalı değil. Teoride böyle. Uygulamada ise biraz farklı olabiliyor! Nitekim CKM’deki anne-çocuk seansı diye adlandırılan seansa gittiğimde tek anne-çocuk biz olduğumuz için mümkünse normal matine uygulamasına (karanlık salon, yüksek ses) geçip geçemeyeceklerini sormuşlardı. Ben de “Ne münasebet, ben özellikle bunun için geldim” diyerek reddetmiş, Deniz de bana kıyak çekip uzun bir uyku uyuyunca normalde çok da meraklısı olmayacağım alelade bir Hollywood filmini bayıla bayıla seyretmiştim.

Devamı için tıklayın.

10. hafta: Mide bulanması… Ve yanması… Ve ekşimesi…

Bir yandan dur durak bilmeyen mide bulantıları, bir yandan da gitgide açılan iştahım oldukça tuhaf bir tablo yaratıyor. Sürekli bir şeyler yemek isteyen, yiyen, ve sonra da yediğinden öğüren hoşnutsuz bir yaratık haline geldim.

Devamı için tıklayın.

Çocuk tacizi üzerine…

13 yaşındaki bir kızı taciz ettiği gerekçesiyle hüküm giyen, adını anmak istemediğim meymenetsiz bir gazetenin at hırsızı suratlı yazarı geçtiğimiz haftalarda 13 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Buna, olayın, taciz ettiği kızın “ruhsal sağlığını bozması” sebep olmuş. Eğer adli tıptan kızın ruhsal sağlığının bozulmadığına dair bir rapor alınsaymış sadece iki yıl yatıp çıkacakmış.

Kadın örgütleri cezayı hafif bulmuşlar. Benimse cezanın süresinden çok, bu “akıl sağlığı bozulsaydı, bozulmasaydı” olayına kafam takıldı. Ne yani?! Bir insanın şahsına yönelik bir taciz olayından etkilenmiş kabul edilmesi için sonucunda illaki psikiyatrik tedaviye mi ihtiyaç duyması lazım? Şu veya bu şekilde olayı daha az -psikolojik- yarayla atlatan insanları taciz eden yaratıklar daha mı az ceza hak ediyor? Demek ki öyle, ne de olsa burası Türkiye.

Devamı için tıklayın.

Adana Dostlar Kebapçısı: Çocuk Dostu Restoranın Âlâsı

Böyle bir şey yok. Çocuk Dostu Restoran diyoruz, oyun odası diyoruz, sağ olsun Yeni Sahra’daki Adana Dostlar Kebapçısı bunu fazlasıyla kotarmış.

Dün akşamüzeri kalabalıkça bir grupla uzun zamandır yapmadığımız bir şey yapalım, haydi Adana Kebap yiyelim dedik. Bu arada Deniz’in Babası’nın Adanalı olması sebebiyle Adana Kebap konusunda oldukça seçici olduğumuzu da belirteyim. Bundan 10 sene öncesine kadar adam gibi Adana Kebap yemek için tatillerde Adana’ya gitmeyi bekliyorduk. Çok şükür Adana çıkışlı kebapçılar (gerek Dostlar, gerek Yüzevler, ve aklıma şu an gelmeyen birkaç yer daha) açıldı da kebabı bulgur pilavıyla servis etme devri sona erdi.

Devamı için tıklayın.

9. hafta: Güle güle ince belim

Şu fani dünyada kendimle ilgili beğendiğim bir şey varsa o da ince belimdir. Daha doğrusu öyleydi — bu haftaya kadar.

Daha önce de söylemiştim, son üç aydaki yorgunluk, uykusuzluk, beş dakikada bir tuvalete gitme, bel ağrısı, kasık ağrısı ve daha nice şikâyetler sayılmasa hamileliğin en sinir zamanları bu ilk dönemleri. Onca sıkıntı yaşıyorsunuz – ha bire tuvalete koşturmanın yanı sıra bir yandan da hazımsızlık ve tıkanıklık problemleri, baş ağrıları, bulantılar, metalik tatlar, vesaire vesaire… Ve ortada gözle görülür bir şey de yok. Devamı için tıklayın.

%d blogcu bunu beğendi: