Sıra dışı bir gecenin anatomisi

Trendus Blog Ödülleri ile başlayan, geçen hafta bir PR ajansının bana “Sevgili Moda Editörü” şeklinde mesaj göndermesiyle devam eden moda açılımım (!) geçtiğimiz Cuma günü İstanbul Fashion Week 2011‘in açılış defilesine katılmamla birlikte doruk noktasına ulaştı.

“Moda Editörü” hitabına bayağı bir gülmüştüm. PR ajansları bunu çok yapıyorlar. Çok okunan blog yazarlarına toplu mesaj gönderip “falanca ürünümüz var, tanıtmak isterseniz diye sizinle paylaşmak istedik” diyorlar. Diyorlar da, bunu kime gönderdiklerine pek dikkat etmiyorlar bazen. Nitekim etselerdi modayla uzaktan yakından alakam olmadığını bilirlerdi.

Ancak İstanbul Fashion Week’e üstelik de VIP kotasından katılma teklifini reddedemezdim. Edemedim de zaten.

Doğan’ın hala Amerika’da olduğu bu haftayı annemlerde geçirdiğimden yanımda doğru dürüst giyecek bir şey olmamasına rağmen ne bulduysam giydim, taktım, takıştırdım, saçımı başımı yaptırdım, çıktım yola.

“Bu da olmadı, ı-ıh bu da yakışmadı” diye denediğim kıyafetleri üst üste çıkarırdığım sırada “Sen kim, Fashion Week kim, otur oturduğun yerde” deyip pijamalarımı giymek daha cazip geldiyse de annemin “Git kızım, git” yönlendirmeleri sayesinde kendimi topuklu ayakkabılarla Cindirella gibi merdivenlerden inerken buldum.

“Kadıköy’den Silahtar Ağa’ya nasıl gitmeli?” konusunu bayağı bir inceledim öncesinde. Kimi dedi AKM’nin önünden yarım saatte bir servis kalkıyor, ona bin.  Kimi dedi arabanla git, otoparka bırak.  Kimi dedi bu trafikte arabayla uğraşılır mı, benzin parasını taksiye ver, onunla git. Yola çıkmadan trafiğe bir baktım ki iki köprü de tıkalı. Deli miyim ben, dedim, Cuma akşamı köprüden geçmeye çalışacağım? Hem boğaz havası almayalı nice oldu! Ben en iyisi vapurla Beşiktaş’a geçeyim. Oradan vaktim kalırsa Taksim’e çıkar servise binerim, kalmazsa taksiye atlarım.

Tabii ki vaktim kalmadı. Vapura bile zor yetiştim. Babam beni Beşiktaş iskelesinin karşısında indirdiğinde saat 18.13’ü gösteriyordu. İki dakika içinde trafiği yarıp, karşıdan karşıya koşarak geçip, AKBİL makinesinden jeton almaya çalışıp, paramı kabul etmeyince küfredip, vatandaşın “Hanfendi, o AKBİL makinesi. Jetonu aha da buradan alacaksınız” demesi sayesinde doğru makineye yönlenip, en nihayetinde turnikelerden geçip kendimi güç bela vapura attığımda saat tam 18.15’ti. Vapuru yakalamıştım ama olan ayaklarıma olmuştu. Topuklu ayakkabı giymeyen, giyse de yürüyemeyen bir kadın olarak o geceki “topuklu ayakkabı ile yürüme” kotamı daha gecenin başındaki bu koşuyla doldurmuştum. Parmaklarım şişmiş, su toplamaya başlamıştı bile.

Vapurda yeni başladığım Sultana Dokunmak adlı romana kaptırdım kendimi. O kadar ki, vapur yanaşırken sinir bile oldum. Sonra da güldüm halime. “Senden de bu beklenir zaten” dedim. İstanbul sosyetesinin aşık attığı bir etkinliğe gidiyorsun, kendi sınırlarını zorlayacak ölçüde kokoş giyinmişsin, cüzdanını, rujunu bile zor sığdırdığın gece çantanın içine bir de polisiye roman tıkıştırıyorsun.

Beşiktaş’tan taksiye atladım. Şansıma sigara içmeyen, gayet mesafeli, konuşmayan, ben kitabımı okumaya devam ederken beni saçma sapan sorularla bölmeyen bir şoföre rastladım. Her ne kadar geç bile kalıyor olsam trafiğe takılmanın avantajını çıkararak kitabın en heyecanlı yerlerini okumaya devam ettim.

Rötarlı olarak vardım Santral İstanbul’a. Kırmızı halıdan yürürken “Hah, bu dünyadan göçtüğünde bir kırmızı halıda da yürümedim demezsin artık” dedim kendime. Kapıda “sıradan” davetliler sıraya dizilirken beni bekleyen görevlinin peşine takılarak, kalabalıkları yararcasına geçtim aralarından. En nihayetinde “kulise” varıp, arkadaşlarımın yanındaki yerimi aldım.

Açıkçası o ana kadar hangi gösteriye gittiğimi bile bilmiyordum. Anladım ki açılışı Atıl Kutoğlu yapıyormuş. Bir yandan defilenin başlamasını beklerken, bir yandan da “Şu kimdi, ya Allah aşkına, bu şapkalı kadın kimdi?” şeklinde analizler yapıp durdum. Bu sırada içeri giren ve basının çok ilgi gösterdiği zenci bir çiftin Michael Jackson’ın abisi Jermaine Jackson ve eşi olduğunu ise bugünkü gazetelerden öğrendim.

Bilumum ikoncan, TV starı, sosyetik figür de yerini aldıktan sonra defile başladı.

Kreasyonu oldukça beğendim açıkçası. Daha önce, tekstil tasarım bölümünde okuyan kardeşimin ön ayak olmasıyla yine benzer bir moda show’una katılmış, “Bu ne be, bunlar giyilmez ki!” diye sinirlenmiştim. Ancak anlaşılan Atıl Kutoğlu defileyi benim de izleyeceğimi dikkate alarak giymek isteyebileceğim türden bayağı bir tasarıma yer vermişti, eksik olmasın.

Önümden sülün gibi geçen mankenleri seyrettikçe iki tür düşünce arasında gittim geldim:

(1) Pazartesi rejime başlıyorum, ve

(2) Hayatım boyunca rejim yapsam böyle olamam. Eh, hayat da kısa, ye yiyebildiğin kadar.

Bugün Cumartesi (neredeyse Pazar) ve hala da yiyorum. Pazartesiye var ne de olsa.

Defile yaklaşık yarım saat sürdü. Bittiğinde saat 8 buçuktu. 10’da da bir parti vardı. Kalalım mı, kalmayalım mı diye düşünürken karnımızın acıktığını fark edince Otto Santral’e attık kendimizi. Yemekler eh, servis ise vasat olmasına rağmen sohbetimize diyecek yoktu. Yakın yaşlarda çocukları olan dört anne arkadaş, kocaları bayağı bir çekiştirdik. Sefamız oldu.

Yemekten çıkışta partiye girmemizle çıkmamız bir oldu. Sanki vazife icabı oradalarmış gibi sıkılgan bir ifadeyle sıra sıra dizilmiş bir sürü insan, kulak tırmalayıcı bir müzik eşliğinde boş gözlerle etrafa bakınıyordu. Geceyi daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Evlerimize döndük biz de.

Gecenin 11’inde Taksim’den tek başıma dolmuşa binmenin tadını çıkardım. (Acaba o dolmuş kaza yapsaydı ve ben ölseydim, “Evli barklı kadın gecenin 11’inde Taksim’de tek başına ne yapıyordu?” diye düşünenler olur muydu diye geçirdim içimden bu satırları yazarken.) Taksim’in o saatteki enerjisini özlemişim. En son üniversitedeyken yapmıştım bunu sanırım.

Dolmuştan inip de eve yürürken artık ayaklarımın acısından gözlerim doluyordu. Apartmana girip sürünürcesine merdivenleri çıktım. Eve adım atmamla birlikte ayakkabıları fırlattım, ve topuklu ayakkabıyla koşar adım yürüyebilen kadınları ne kadar kıskandığımı düşündüm.

Sonrası malum. Kokoş kıyafetlerimi çıkardım. Makyajımı sildim. Dişimi fırçalayıp pijamalarımı giydim. Derin uyandı, onu emzirdim.

Balo bitmişti. Saat gece yarısını vurmuş, araba balkabağına dönüşmüştü. Sex and the City maceramız sona ermişti. Ben yine eski ben olmuştum.

Reklamlar

15 Yanıt

  1. ooh kendim gitmiş kadar oldum 🙂

  2. Blog yazmaktan kitap yazmaya gecmelisiniz bence Elif Hanim, gercekten cok akici yazip, cok guzel tasvir ediyorsunuz… Hersey gozumun onunde canlandi gercekten…

  3. arada böyle değişiklikler iyi gelir.. çok da güzel olmuşsun, bu arada .. sevgiler

  4. haha, guzel bir gece olmus :))

  5. Hakan Yel’e bayilirim. Umarim once ‘Lokanta’yi okumussundur.

  6. E güzeel, daha n’olsun? Bak o dolmuş düşüncene ben de katılıyorum, Allah sağlık versin eğer öyle olsaydı neler dönerdi kim bilir??

  7. guzel oldu, iyi ki gittin..

  8. Sevgili Elif, gittikçe sana kendimi daha yakın hissediyorum. Öyle ki pazar sabahı herkes uyurken ben kalktım, bilgisayarımı açıp internete bağlandım ve seni okuyorum:) İyi ki şu PR ajansları var bak ne güzel renk katmışlar:)

  9. itiraf ediyorum, ben de topuklu ayakkabı giyebilen ve giydiğinde ayağı su toplamayan kadınları kıskanıyorum.. :)) kırmızı halıdan yürümek nasıl bir duyguymuş bakalım? tarifini alsak :))

  10. Harika bayıldım,yazına,anlatımına,samimiyetine….ama kiskandimda;orada olmayı çok isterdiiim,o havayı solumayi yani,bu arada bende topuklu giyemiyorum:(((ancak böyle özel günlerde:)))

  11. Elif bence kiyafetin super olmus:)) bu arada vapurda yasadigin hadiseyi aynen bende yasadim gecen gun:) birisi akbilmis biri parayla calisiyomus. Sanirim bi yildan fazla oldu vapura binmeyeli:(( neyseki annem yanimdaydi aldik jetonu:)) bende katiliyorum arkadaslara blogunu hergun takipteyim.kimse kusura bakmasin ama senin blogun gibi hicbirini takip etmiyorum:(( Seninki daha merak uyandiriyo bende. Sevgiler

  12. Elif,

    Ben de buyuk bir keyifle okudum, cok alemsin 🙂

  13. Bir daha gidecek olursan Üsküdar’dan Haliç’e vapurlar var. 🙂

  14. […] İstanbul Fashion Week‘e gitmek üzere hazırlanıyorum. Bir yandan da Deniz’e akşam anneannede kalacağını anlatıyorum. […]

  15. […] İstanbul Fashion Week’e gitmiştim hani. Çok da havalıydım ha. Öyle sıradan bir davetli değildim, kapı gibi VİP’ydim havam batsın. Canım arkadaşım Doris’in eşi Fatih, İstanbul Fashion Week’i organize eden Boogy‘nin sahibi. Hal böyle olunca ben de kapıda VIP kelimesinin gereği gibi “mühim insan” şeklinde karşılanmış, millet sırada beklerken aralardan geçip kulise girmiş, en sonunda da fıstık gibi yere kurulmuştum Doris ve diğer iki arkadaşımla. Yerimiz süperdi, mankenler iki adım ötemizden geçip gidiyorlardı. […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: