Birinci trimesterin bittiğinin resmidir

BirinciTrimesterBittiGüle güle mide bulantıları…

Arrivederci ağzımdaki metalik tat…

Görüşmemek üzere Paphia’nın burnunu kıskandıracak nitelikteki koku alma hissi…

Hoş geldin tekrardan parfüm sürebilme özgürlüğü!..

“Hamileliğin altın çağı” denilen ikinci trimestere girmiş bulunuyorum. Düşük riskinin büyük oranda azaldığı, yorgunluğun üç ay sonra geri gelmek üzere şimdilik bedenimi terk ettiği, sürekli uyuma ihtiyacı hissetmeyeceğim bir üç ay var önümde – inşallah. Bir yandan da kiloların birikmeye başlayacağı, en olmadık zamanda içerilerden yiyeceğim bir tekmeyle zıplayacağım, içimdeki şu an karides büyüklüğünde olan hayatın 12 hafta sonra karnıbahar büyüklüğüne ulaşacağı bir üç ay.

Kız kardeşimin erkek arkadaşının “Ağzımda para yemişim gibi bir tat var!” benzetmemi ti’ye alarak “Elif belki yemek ister” diye hafta sonu gittiği Bükreş’ten getirdiği madeni paralar onun olabilir.

Ben bu üç ayın tadını çıkaracağım.

Reklamlar

13. Hafta: Parfüm sürebiliyorum!

Yaklaşık bir ay önce ilk olarak kendi parfümümü kullanmamı bırakmayla, daha sonra Deniz’in Babası’nın parfüm sıkmasını yasaklamayla, ve en nihayetinde “Her kim ki parfüm sürer, gebe kadından uzak durmalıdır”a dönüşen bir manifestoya dönüşen anti-parfüm kampanyasına bu hafta son verdim. Sevgili köpeğim Paphia’yı aratmayacak keskinlikteki koku alma hissim yine aynı hassasiyetiyle devam etse de, bu kokular eskisi kadar midemi kaldırmıyor artık. (Biri hariç – baharatlı erkek kokuları. Bu konuda sözümün geçtiği tek kişi ise Deniz’in Babası…) Devamı için tıklayın.

12. hafta: Yeni doktor, yeni umutlar…

Daha önceki doktor görüşmemizde aradığımızı bulamayınca, üçüncü çocuğunu da normal doğumla dünyaya getiren, beklenen doğum tarihinin üzerinden iki hafta geçmiş olarak iki gün hastanede kaldıktan sonra kızını kucağına alan bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine gittiğimiz doktora ben de, Deniz’in Babası da ısındık. Kendisine doğal doğum istediğimi, tıbbı bir gereksinim olmadıkça hiçbir müdahaleyi istemediğimi söylediğimde bana güven verdi. Devamı için tıklayın.

11. hafta: Şişman değilim, hamileyim!

Son zamanlardaki uyanınca ağzıma bir şeyler atma ihtiyacı beni çok çaresiz ve sinirli hissettiriyordu… Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Normalde ilk işim Deniz yesin diye kahvaltı hazırlamak olduğundan aynı şeyi yapmaya çalışıyordum. Ancak aç karnına başkasına yiyecek bir şeyler hazırlamak dünyanın en zor, en sinir bozucu şeyi olsa gerek ki sinirim tepeme çıkıyor, o an karşıma kim gelse dağlamak istiyordum. Sonunda Deniz’in Babası çareyi buldu: “Sevgilim… Hani uçaklarda derler ya… Oksijen maskelerinin düşmesi halinde çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir diye… İşte o misal, sen de önce ağzına bir şeyler atıştır, ondan sonra yavrumuzun yemeğiyle ilgilen. Yoksa hayra varmayacak bu işin sonu.” Devamı için tıklayın.

10. hafta: Mide bulanması… Ve yanması… Ve ekşimesi…

Bir yandan dur durak bilmeyen mide bulantıları, bir yandan da gitgide açılan iştahım oldukça tuhaf bir tablo yaratıyor. Sürekli bir şeyler yemek isteyen, yiyen, ve sonra da yediğinden öğüren hoşnutsuz bir yaratık haline geldim.

Devamı için tıklayın.

9. hafta: Güle güle ince belim

Şu fani dünyada kendimle ilgili beğendiğim bir şey varsa o da ince belimdir. Daha doğrusu öyleydi — bu haftaya kadar.

Daha önce de söylemiştim, son üç aydaki yorgunluk, uykusuzluk, beş dakikada bir tuvalete gitme, bel ağrısı, kasık ağrısı ve daha nice şikâyetler sayılmasa hamileliğin en sinir zamanları bu ilk dönemleri. Onca sıkıntı yaşıyorsunuz – ha bire tuvalete koşturmanın yanı sıra bir yandan da hazımsızlık ve tıkanıklık problemleri, baş ağrıları, bulantılar, metalik tatlar, vesaire vesaire… Ve ortada gözle görülür bir şey de yok. Devamı için tıklayın.

8. hafta: İçimde minik bir kalp atıyor

Bu haftanın en akılda kalıcı olayı İki Numara’nın kalp atışlarını duymamız oldu. Bundan yaklaşık iki buçuk hafta önceki randevumuzda kalp atışı henüz başlamamıştı. O yüzden bugün artık görmemiz şarttı. Nitekim doktor ultrasonu yaparken karşımdaki ekranda sadece yanıp sönen kalp atışını görmekle kalmadık, sesini dışarıya verince de bu-bum! bu-bum! şeklindeki gümbürtüye şahit olduk. Devamı için tıklayın.

%d blogcu bunu beğendi: